"Don DeLillo’nun yanıyla güncel, bir yanıyla da distopik romanından uyarlanan “Cosmopolis”le ilgili olarak filmin gün yüzüne çıktığı Cannes Film Festivali’ndeki en önemli yargılardan biri, David Cronenberg’in yönetmenlik melekelerinin ne kadar gerilediğiydi. “Cosmopolis”in değerlendirmesini bu yargı üzerine inşa etmek mümkün. “Cosmopolis”, panoramik bir film. Bir tartışma filmi. Önünüze çok sayıda soru, çok sayıda fikir koya, bu fikirleri zaman ayarlı bombalar gibi her biri amaca hizmet eden ve kompozisyonu tamamlayan unsurlar olarak kullanmayı da başaran bir yapıya sahip.
Bir milyonerin, sadece saçını kestirmek için fildişi kulesinden inip, limuziniyle şehri turladığı sırada, şehrin bir devrimin, bir isyanın eşiğinde olması ve sevgili milyonerimizin olup bitenin farkına varışı üzerine kurulu bir hikaye yapısı var. Milyonerin limuzini şehri adeta yalayıp geçerken Cronenberg’in temelde yaptığı şu: Don DeLillo’nun distopik şehrini günümüze yaklaştırmak, yazarın bugün neredeyse gerçeğe dönüşen kehanetlerinden kendi mekanını yaratmak ve ortada dönen tartışmaya bizleri şahit etmek. Şahit ederken de sihinlerimizi ve algımızı tamamen manipüle etmek elbette. Hikayenin şu anda gerçekleştiğini hissettirmek yönetmenin esas niyetlerinden biri. Ancak bu durum, Cronenberg’in en büyük dezavantajlarından biri aynı zamanda. Distopya filmlerinin en büyük marifetlerinden biri, izleyiciyi önce yaşadığı coğrafyaya, fikir ve adalet iklimine yabancılaştırıp, sonra aslında yabancılaştığı şeyin tam içinde yaşadığına inandırmasıdır.
Cronenberg, günümüz politik iklimiyle fazlasıyla dirsek temasında kaldığı için bu unsurdan pek yararlanmıyor. Bu nedenle çok fazla diyaloga başvurmak durumunda kalıyor. Tartışmanın çoğu diyaloglar üzerinden akıyor. Bir yönetmen olarak marifetini, DeLillo’nun kağıt üzerinde havalı, oyuncuların ağzında sası duran diyaloglarını izleyicisine aktarırken sergilemek durumunda kalıyor. “Cosmopolis”, bu niyetle yola çıkmış gibi görünse de, öyle dört başı mamur bir kapitalizm eleştirisi yapamıyor. Masaya kimi fikirler ve güncel sayılabilecek portreler yatırmayı başarıyor, ancak onların da Cronenberg’den alıştığımız o müthiş sinemasal manipülasyonla zihnimize nufüz ettiğini söylemek zor. Lakin Cronenberg’i, çoğu yönetmenin cesaret edemeyeceği türden bir denemeye giriştiği için takdir etmek gerek, İşini kolaylaştırabilecek birçok enstrümanı devre dışı bırakarak, diyalog ve saf sinema üstünden yeni bir distopya denemesine girişmiş. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır, ama gidiş yoluna hiç mi puan yok? Bence var… "
COSMOPOLİS ★★★
Yönetmen: David Cronenberg
Oyuncular: Robert Pattinson, Juliette Binoche, Sarah Gadon.
Senaryo: David Cronenberg (Don DeLillo’nun aynı adlı romanından)
Yapım: Fransa, Kanada, Portekiz, İtalya (2012).
Gösterim Tarihi: 10 Ağustos 2012
eleştiriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Eylül 2012 Pazar
Cosmopolis Sinema Dergisinde
Etiketler:
2012,
cosmopolis,
david cronenberg,
don delillo,
eleştiriler
22 Ağustos 2012 Çarşamba
Arka Pencere: COSMOPOLIS
COSMOPOLIS
Cannes'da bu yıl yarışan iki limuzinli filmden ilki, uzun yıllar sonra Denis Lavant'la Leos Carax'ı buluşturan "Holy Motors" buralara henüz uğramadı, diğeri kendini Carax kadar özletmeyen David Cronenberg'ten. "Tehlikeli İlişki" (A Dangerous Method) Filmekimi'nden sonra bekletmeden gösterime girmişti, etkisi hâlâ biraz üzerimizde.
"Holy Motors" vs. "Cosmopolis" kapışması yapamıyoruz ama tesadüfen şiirselliğine dikkat çekenlerle hemfikir olmak için filmleri izlemek şart değil. (Cahiers du Cinema'ya göre ironik de bir tesadüf bu, "Cosmopolis"te Eric Packer'ın ısrarla yanıt aradığı soruya -bu limuzinler gece olunca nereye gidiyor?- "Holy Motors" yanıt veriyormuş.)
Biz buralarda limuzinlere pek alışkın değiliz. Fransa'da da durum Amerika'dan farklı, festival zamanında Cannes'da belki ama Paris'in trafiğinde her köşe başı bir limuzin çarpmıyor insana. Limuzin buralarda bir ayrıcalık göstergesidir, oysa Cronenberg'e kaynaklık eden romanın yazarı Don DeLillo 2000 yılında New York sokakları limuzinden geçilmezken böyle bir konunun peşine takılmış.
Şehrin trafiğinden dar sokakları aşmaya çalışan bir sürü limuzinden birinin içinde 'saç tıraşına ihtiyaç duyduğundan' yola düşen miras değil alın teri zengini Eric Packer var. Filmde de dillendirildiği üzere beyaz limuzinin içindeki mezuniyet balosuna giden bir ergen mi, yoksa milyon tane yeni milyonerden biri mi olduğu anlaşılsın istemiyor. Tam ne iş yaptığını babadan zengin, çiçeği burnunda karısı da anlamamış ama bilgiyi alıp korkunç bir şeylere dönüştüren kötü bir adam olduğunu biliyor. Kendisine sorarsanız Eric Packer 'teknoloji ve sermayenin etkileşimiyle' ilgileniyor. O 'ayrılmazlıktan' kotardığı yüzlerce milyon doları Çin Yuan'ına yatırdığı günün akşamından sabahına dünyaya da, Eric Packer'a da bir haller oluyor.
Cannes'da bu yıl yarışan iki limuzinli filmden ilki, uzun yıllar sonra Denis Lavant'la Leos Carax'ı buluşturan "Holy Motors" buralara henüz uğramadı, diğeri kendini Carax kadar özletmeyen David Cronenberg'ten. "Tehlikeli İlişki" (A Dangerous Method) Filmekimi'nden sonra bekletmeden gösterime girmişti, etkisi hâlâ biraz üzerimizde.
"Holy Motors" vs. "Cosmopolis" kapışması yapamıyoruz ama tesadüfen şiirselliğine dikkat çekenlerle hemfikir olmak için filmleri izlemek şart değil. (Cahiers du Cinema'ya göre ironik de bir tesadüf bu, "Cosmopolis"te Eric Packer'ın ısrarla yanıt aradığı soruya -bu limuzinler gece olunca nereye gidiyor?- "Holy Motors" yanıt veriyormuş.)
Biz buralarda limuzinlere pek alışkın değiliz. Fransa'da da durum Amerika'dan farklı, festival zamanında Cannes'da belki ama Paris'in trafiğinde her köşe başı bir limuzin çarpmıyor insana. Limuzin buralarda bir ayrıcalık göstergesidir, oysa Cronenberg'e kaynaklık eden romanın yazarı Don DeLillo 2000 yılında New York sokakları limuzinden geçilmezken böyle bir konunun peşine takılmış.
Şehrin trafiğinden dar sokakları aşmaya çalışan bir sürü limuzinden birinin içinde 'saç tıraşına ihtiyaç duyduğundan' yola düşen miras değil alın teri zengini Eric Packer var. Filmde de dillendirildiği üzere beyaz limuzinin içindeki mezuniyet balosuna giden bir ergen mi, yoksa milyon tane yeni milyonerden biri mi olduğu anlaşılsın istemiyor. Tam ne iş yaptığını babadan zengin, çiçeği burnunda karısı da anlamamış ama bilgiyi alıp korkunç bir şeylere dönüştüren kötü bir adam olduğunu biliyor. Kendisine sorarsanız Eric Packer 'teknoloji ve sermayenin etkileşimiyle' ilgileniyor. O 'ayrılmazlıktan' kotardığı yüzlerce milyon doları Çin Yuan'ına yatırdığı günün akşamından sabahına dünyaya da, Eric Packer'a da bir haller oluyor.
11 Ağustos 2012 Cumartesi
'Cosmopolis' Eleştiri Yazıları
Beyazperde.com: "Limuzinimde hayatı sorguluyorum"
David Cronenberg'in Don DeLillo tarafından yazılan 2003 tarihli romandan sinemaya uyarladığı Cosmopolis, ustanın aslını inkar ettiği sularda dengesiz kulaç atışlarına devam ettiği yeni denemesi. Servetini borsa ve teknoloji endüstrisinden kazanmış 28 yaşındaki milyarder Eric Packer'ı merkezine alan film, baş karakterimizin şehrin diğer ucundaki berberine gitme hikayesini arka plana koyarak, ekonomik krizin yarattığı kaos ve ayaklanma ortamını ele alıyor.
Kendini dış dünyadan tamamen soyutlayan limuzini içerisinde çıktığı bu yolculukta, yol boyunca araca inip binenlerle yaptığı bitmek tükenmek bilmeyen ağdalı sohbetlerine bizi ortak eden Eric, bu konuda da 'nicelik açısından' oldukça şanslı. İşverenine karşı gerçekleştirilecek bir saldırı tehdidine karşı hazır kıta güvenlik sorumlusu Torval (Kevin Durand), şirket çalışanı Shiner (Jay Baruchel), resim galerisi sahibi ve yatak arkadaşı Didi Fancher (Juliette Binoche), ofis yöneticisi Jane Melman (Emily Hampshire), teori koçu Vija Kinsky (Samantha Morton), suratlara pasta yapıştırmaktan hoşlanan protestocu Andre Petrescu (Mathieu Amalric), kapitalist sisteme, dolayısıyla eski patronuna karşı öfke dolu eski çalışan Benno Levin (Paul Giamatti) bu hiç bir yere varmayan uzun yolculuğun misafirleri konumundalar. Eric'in limuzininden dışarı adım attığı ender anlarda yanına uğrayıp cinsel isteklerinden bahsettiği eşi Elise Shifrin'i (Sarah Gadon) ise bu tayfadan ayrı tutmamız gerekiyor zira kendisi bütün yemek öğünlerinde Eric'in yanında...
İstediği her şeyi yapma fırsatı elindeyken, risk içinde yaşanan bir hayatın ve normal bir insanın kaldıramayacağı sorumlulukların içerisinde kaybolmuş bu genç adam, aynı zamanda duygularından da arınmış bir kayıp ruh şeklinde tasvir edilmiş. İşi hakkında konuşurken bunun altını doldurabilecek belli bir bakış açısına sahip olduğu aşikar, bu bakış açısının kendine göre doğru, insanlık için yanlış olduğu fikri ise filmin tartışma yaratmak isteyen tarafı. Bu ikilemi yaratmak isterken Don DeLillo'nun orijinal diyaloglarını filmin içerisine hiç değiştirmeden eklemleyen Cronenberg'in, her biri 'şu anda büyük cümle geliyor' şeklinde tezahür eden fikir alışverişlerini peliküle aktarması ise tam anlamıyla bunaltıcı. Kimsenin birbirinin sorusuna cevap vermediği bir iletişim ortamında herkesin kendi beylik lafını yapıştımak için hazırda beklemesi DeLillo'nun kitabını zeki ve yaratıcı kılmış olabilir. Ancak uyarlamada iğreti, enerjisiz ve zorlama göründüğü su götürmez bir gerçek.
20 Haziran 2012 Çarşamba
Şalom Gazetesi'nin 'Cosmopolis' Eleştirisi
65. Cannes Film Festivalinden eli boş dönenler: CANNES’IN KAYBEDENLERİ
65. Festival’den ödül alamadan düş kırıklığıyla ayrılan yönetmenlerin başında David Cronenberg ile Jacques Audiard geliyor. Amerikalı yazar Don De Lillo’nun romanından alınan “Cosmopolis” zengin bir gencin varoluş açmazlarını anlatıyor.
KÜRESEL EKONOMİK KRİZE BAKIŞ
Her filmiyle bir olay yaratan Kanadalı yönetmen David Cronenberg, kimi edebiyat eleştirmenlerine göre 21. Yüzyılın ilk başyapıtı diye niteledikleri Amerikalı yazar Don De Lillo’nun “Cosmopolis”i ile zengin bir gencin varoluş açmazlarını anlatıyor.
Kapitalizmin dibe vurduğu günümüzde, 28 yaşındaki milyarder bankacı Eric Parker’in (Robert Pattinson), Manhattan’da limuzinin içinde, saçını kestireceği berbere giderken yaşadıklarını izliyoruz. ABD Başkanının ziyareti yüzünden trafik durma noktasındadır, üstelik ekonomik krizi protesto eden nümayişçiler olay çıkarmaya kararlıdırlar.
Paranın sağladığı her lüksü kullanan Eric, Japon yeninin değer kaybetmesiyle, bir günde imparatorluğunun çöküşüne tanık oluyor ve her attığı adım onu korkunç bir sırra yaklaştırıyor.
James Joyce’un “Ulysses”ini New York’a adapte edilmiş modern bir versiyon olarak kaleme alan Don De Lillo’nun “Cosmopolis”ini Cronenberg altı günde senaryolaştırmış.
Basın konferansında ünlü yönetmen: “Özgün bir senaryo yazmak yıllarımı alabilirdi. Tembelliğimden De Lillo’nun görkemli diyaloglarına sığınmayı yeğledim” dedi.
Cronenberg, mükemmel sinema tekniğini sergileyerek, elindeki edebi metni, oyuncularını mükemmel yönlendirerek, ilginç temalar eşliğinde, görselleştiriyor. Bu metropol kabusunda, Cronenberg bizlere günümüzün en büyük sosyal yarası olan küresel ekonomik krize bakış açısını sergiliyor.
Cronenberg sinemasının karakteristikleri olan tatminsizlik, seks, şiddet, toplumsal korkular, paranoya gibi temalar “Cosmopolis”te de karşımıza çıkıyor.
Hayatının en önemli 24 saatini geçiren Eric rolünde kendini aşan Robert Pattinson’un yanında Paul Giamatti, Juliette Binoche, Mathieu Amalric, Samantha Morton gibi ustaları ikinci rollerde izliyoruz. Kaplumbağa hızıyla ilerleyen limuzine, Eric’i güzel karısı (Sarah Gordon), metresi (Binoche), her gün check-up’ını yapan doktoru, muhasebecisi ve iş arkadaşları ziyarete geliyor.
David Cronenberg, 1996’da “Crash” ile Jüri Özel Ödülü, 2006’da “Altın Araba / Carosse d’Or” ödülü aldığı Cannes’da, 1999’da jüri başkanlığı yapmıştı.
20 Haziran 2012 | Viktor Apalaçi | Şalom Gazetesi
Etiketler:
65. cannes film festivali,
cosmopolis,
eleştiriler,
makaleler
27 Mayıs 2012 Pazar
Altyazı Dergisi: "Cronenberg'in Cosmopolis'i"
CRONENBERG, IM, NICHOLS ve KISALAR
Cannes’da 65. perde de kapanmak üzere. Çok bereketli bir yılı geride bırakırken heyecanımızın en azından Altın Palmiyelerin dağıtılacağı Pazar akşamına kadar süreceğini hatırlatmak da yarar var. Yaratıcılıkla popüler yaygınlığı, fildişi kulelere kapanmadan seçkin ve öncü olabilmeyi, bayağılaşmadan kitleselleşebilecek eserleri bulup ödüllendirmek zor bir görev. Neyse ki jüri üyeleri hayatlarını bu işlevden kazanmıyorlar ve her yıl değişiyorlar. Yoksa ne olurdu festivallerin, daha da özelde Cannes’ın hali? Latinleri, Güney Amerikalıları takip eden son iki buçuk günün gündemi hoş bir rastlantıyla Kuzey Amerikalıları ön plana çıkarttı. Günlüğümüzün dünkü notlarında Afro-Amerikalı Lee Daniels ile başlamıştık. Cuma günü Kanadalı David Cronenberg, iki Amerikalı Adam Leon, Philip Kaufman ve son yarışma filmi olarak da Cumartesi sabahı Jeff Nichols vardı. Şenliğe son filmi Hemingway & Gellhorn ile yarışma dışı katılan Philip Kaufman için düzenlenen gösteri ve özel geceye katılacak ne vaktimiz, ne halimiz olmadığından filmi izleyemedik. Belirli Bir Bakış bölümünde programlanmış olan Adam Leon’ın Gimme the Loot’su ise yazı yazdığımız saatlere denk geliyordu. Ancak meslektaşlardan duyabildiğimiz kadarıyla, bir ilk film olarak Altın Kamera için yarışan Leon’un hiçbir şansı yoktu. Pek bir şey kaçırmamıştık.
CRONENBERG’İN COSMOPOLIS’İ
Klasik demeye dilim henüz varmasa da, kimilerine göre klasikleşmiş bir roman bir filmle birleşirse ortaya ille de harika bir çocuk çıkar denebilir mi? Doğaldır ki, denemez; denmemesi de gerekir. Hatta böyle bir varsayımın ne denli sakıncalı olduğu bugüne kadar yapılmış yüzlerce çalışmada kanıtlanmıştır. Ne var ki, böyle eserleri denemenin dayanılmaz cazibesini de herhalde en iyi Kanadalı ünlü yönetmen David Cronenberg gibiler bilir. Kimi Fransız edebiyat eleştirmenlerine göre 20. Yüzyılın son, 21. yüzyılın ilk başeseri nitelenen Amerikalı yazar Don DeLillo’nun Cosmopolis’i ünlü sinemacının gönlünde epeydir yatıyormuş. Festivalin son en çok merak edilen filmi sonunda Cuma sabahı gösterildi. Basından çok az alkış aldı. Sıcağı sıcağına ve karşılaştırmasız, kanımızca biraz hazmedilmesi gereken bir ürün ve pek palmiyelere aday olabilecek çapta gözükmüyor. Her durumda mükemmel bir teknik, özgün bir dekor sayesinde filme başarılı bir Cronenberg havası egemen. Oyuncular gayet iyi. Metin ve diyalog yoğunluğu sinemaya, sinema dili ve anlatımına pek yaşama şansı tanımıyor. Hâlbuki Alain Resnais çok daha teatral olan filmini öyle bir dinamizm ve hareketlilikle işliyorduk ki, aynı daralmayı hissetmemiştik... (Bu yazıyı yollamadan önce, son anda okuduğumuz uzman eleştirmenlerden birkaçı Cosmopolis’i beğenmişler ve de Altın Palmiyeler de şans bile vermişler.)
Filmin kahramanı Eric Packer (Robert Pattinson) bunalımı had safhada bir kapitalizm ve ABD Başkanını ağırlayan New York’ta limuziniyle babasının dostu, aile berberine gitmek gibi bir çılgınlığa girişmiştir. Seyyar evi ve bürosu lüks arabasında seks ve felsefe, biraz da iş yaparak gün geçirmektedir. Bu arada arabasıyla büyük şehrin sokaklarında göstericilerin, anarşistlerin saldırısına uğrayan, 28 yaşında üst seviyede bir Golden Boy olan Eric yaşam koşullarından yılmış, bıkmıştır. Arabasına binip inen sayısız kişiden bir tanesi, sanırım felsefi ‘coach’unun dediği gibi “Eskiden para zamanı getirirdi, şimdi zaman parayı getiriyor” açmazına kısılmış durumdadır. Paraya boğulmuş ve sadece düşmanı olan postmodern Eric için tek çıkış yolu kalmıştır. Bu uğurda kendi güvenlik güçlerini dahi temizlemek zorundadır.
Cannes’da 65. perde de kapanmak üzere. Çok bereketli bir yılı geride bırakırken heyecanımızın en azından Altın Palmiyelerin dağıtılacağı Pazar akşamına kadar süreceğini hatırlatmak da yarar var. Yaratıcılıkla popüler yaygınlığı, fildişi kulelere kapanmadan seçkin ve öncü olabilmeyi, bayağılaşmadan kitleselleşebilecek eserleri bulup ödüllendirmek zor bir görev. Neyse ki jüri üyeleri hayatlarını bu işlevden kazanmıyorlar ve her yıl değişiyorlar. Yoksa ne olurdu festivallerin, daha da özelde Cannes’ın hali? Latinleri, Güney Amerikalıları takip eden son iki buçuk günün gündemi hoş bir rastlantıyla Kuzey Amerikalıları ön plana çıkarttı. Günlüğümüzün dünkü notlarında Afro-Amerikalı Lee Daniels ile başlamıştık. Cuma günü Kanadalı David Cronenberg, iki Amerikalı Adam Leon, Philip Kaufman ve son yarışma filmi olarak da Cumartesi sabahı Jeff Nichols vardı. Şenliğe son filmi Hemingway & Gellhorn ile yarışma dışı katılan Philip Kaufman için düzenlenen gösteri ve özel geceye katılacak ne vaktimiz, ne halimiz olmadığından filmi izleyemedik. Belirli Bir Bakış bölümünde programlanmış olan Adam Leon’ın Gimme the Loot’su ise yazı yazdığımız saatlere denk geliyordu. Ancak meslektaşlardan duyabildiğimiz kadarıyla, bir ilk film olarak Altın Kamera için yarışan Leon’un hiçbir şansı yoktu. Pek bir şey kaçırmamıştık.
CRONENBERG’İN COSMOPOLIS’İ
Klasik demeye dilim henüz varmasa da, kimilerine göre klasikleşmiş bir roman bir filmle birleşirse ortaya ille de harika bir çocuk çıkar denebilir mi? Doğaldır ki, denemez; denmemesi de gerekir. Hatta böyle bir varsayımın ne denli sakıncalı olduğu bugüne kadar yapılmış yüzlerce çalışmada kanıtlanmıştır. Ne var ki, böyle eserleri denemenin dayanılmaz cazibesini de herhalde en iyi Kanadalı ünlü yönetmen David Cronenberg gibiler bilir. Kimi Fransız edebiyat eleştirmenlerine göre 20. Yüzyılın son, 21. yüzyılın ilk başeseri nitelenen Amerikalı yazar Don DeLillo’nun Cosmopolis’i ünlü sinemacının gönlünde epeydir yatıyormuş. Festivalin son en çok merak edilen filmi sonunda Cuma sabahı gösterildi. Basından çok az alkış aldı. Sıcağı sıcağına ve karşılaştırmasız, kanımızca biraz hazmedilmesi gereken bir ürün ve pek palmiyelere aday olabilecek çapta gözükmüyor. Her durumda mükemmel bir teknik, özgün bir dekor sayesinde filme başarılı bir Cronenberg havası egemen. Oyuncular gayet iyi. Metin ve diyalog yoğunluğu sinemaya, sinema dili ve anlatımına pek yaşama şansı tanımıyor. Hâlbuki Alain Resnais çok daha teatral olan filmini öyle bir dinamizm ve hareketlilikle işliyorduk ki, aynı daralmayı hissetmemiştik... (Bu yazıyı yollamadan önce, son anda okuduğumuz uzman eleştirmenlerden birkaçı Cosmopolis’i beğenmişler ve de Altın Palmiyeler de şans bile vermişler.)
Filmin kahramanı Eric Packer (Robert Pattinson) bunalımı had safhada bir kapitalizm ve ABD Başkanını ağırlayan New York’ta limuziniyle babasının dostu, aile berberine gitmek gibi bir çılgınlığa girişmiştir. Seyyar evi ve bürosu lüks arabasında seks ve felsefe, biraz da iş yaparak gün geçirmektedir. Bu arada arabasıyla büyük şehrin sokaklarında göstericilerin, anarşistlerin saldırısına uğrayan, 28 yaşında üst seviyede bir Golden Boy olan Eric yaşam koşullarından yılmış, bıkmıştır. Arabasına binip inen sayısız kişiden bir tanesi, sanırım felsefi ‘coach’unun dediği gibi “Eskiden para zamanı getirirdi, şimdi zaman parayı getiriyor” açmazına kısılmış durumdadır. Paraya boğulmuş ve sadece düşmanı olan postmodern Eric için tek çıkış yolu kalmıştır. Bu uğurda kendi güvenlik güçlerini dahi temizlemek zorundadır.
Etiketler:
65. cannes film festivali,
cosmopolis,
eleştiriler,
makaleler
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Fransız Basınından 'Cosmopolis' Reaksiyonları
Bir aktörün doğuşu - Télérama.
Sarsıcı - Studio Ciné Live
Pattinson aklınızı başınızdan alıyor - Positif
Pattinson'ı seçen kişi Cronenberg. Her iki anlamda da harika bir fikir. - Les Inrockuptibles
Robert Pattinson karakteri derinleştikçe daha da büyüleyici oluyor. - Première
çeviri: elwiens
Etiketler:
2012,
65. cannes film festivali,
cosmopolis,
eleştiriler,
haberler
9 Mayıs 2012 Çarşamba
'Cosmopolis' İçin İlk Eleştiri Yazısı
Premiere Dergisi Cannes Özel sayısında yer alan film eleştrisinde Cosmopolis'e 4 üzerinden 3 yıldız verilmiş.

New York tam bir savaş meydanı. Amerikan Başkanı şehirde ve
göstericiler Manhattan'ı kaosa sürükleme tehdidinde bulunuyor. Bu yaşananların
hiç biri 28 yaşındaki milyoner Eric Packer'ın umurunda değildir. Ne olursa
olsun onun tek derdi şehrin yakasındaki berberine gitmektir.
Yalan söylemeyeceğiz, David Cronenberg'in son filmlerini sevsek de
Videodrome ve Crash'taki tarzını özlüyorduk. Şampanyalarınızı patlatabilirsiniz
çünkü o Cosmopolis'le geri döndü. Her ne kadar bu defa başka birinin hikayesini
uyarlamış olsa da Kanadalı yönetmen DeLillo'nun romanını kendine has tarzına
uyduruyor. Finans sektöründeki genç bir kurdun yüksek teknolojiye sahip bir
limuzinin içinde iş arkadaşlarına, doktorlara ve metreslerine hava atışının
absürd ve sürükleyici hikayesi. Hedefine ulaştığında ise geride beynini kemiren
bir soru işaretinden başka hiç bir şeyi kalmıyor (Japon para biriminin tehdidi
altında olan mal varlığı, karısının zenginliği ve uzaklığı katlanılamaz hale
gelir.) Her şeye sahip bir adam hala bir şeyleri arzulayabilir mi?
Cronenberg bütün takıntılarını bu filme
aktarmış; Entellektüel ('farklı' bir gerçeklik arayışı) veya cinsel/fiziksel
(yine herkesin hakkında çok konuşacağı bir sahne olan Packer'ın prostatının
orantısız olduğunu öğrenmesi) kavramlar. Limuzinin arkasındaki tahtına kurulmuş
olan Robert Pattinson derinliği ortaya çıkartıp, karakteri uçuruma yaklaştıkça film
daha da büyüleyici oluyor. Karakterin dönüşü olmayan bir yola geldiğinde yüzüne
yansıyan korku sadece kahramanın değil aynı zamanda oyuncunun da limitlerini
zorlayışının ve daha önce görmediğimiz cesaretin izlerini taşıyor. Cehenneme
yapılan heyecanlı ve yitik bir yolculukla Cosmopolis Robert Pattinson'ın
limitlerini zorlamaya devam edeceğini kanıtlıyor.
Fransızca'dan çeviren: RPLife
Türkçe çeviri: elwiens
Fransızca'dan çeviren: RPLife
Türkçe çeviri: elwiens
Etiketler:
65. cannes film festivali,
cosmopolis,
eleştiriler,
makaleler
29 Mart 2012 Perşembe
Milliyet Cadde: Uma'nın Fendi Robert'ı Yendi
Hak ettiği kadar ilgi görmedi ‘Bel Ami’. Robert Pattinson vampir Edward’ın gölgesinden kurtulamadığı için mi, yoksa filmdeki konular istemesek de hâlâ geçerli olduğu için mi?
Hem kadınların, hem de erkeklerin birlikte keyifle izleyebileceği film sayısı giderek azalıyor. Erkekler aksiyon filmleriyle, kadınlar romantik komedilerle kafa dağıtıyor. ‘Bel Ami’, son zamanlarda izlediğim en herkese hitap edebilecek film.
‘Pan Am’ dizisinin setinde ilk Christina Ricci’den dinlemiştim ‘Bel Ami’yi. Ricci, dönem filmlerinin,dizilerinin her zaman çok ilgi çektiğini anlatmıştı.”Hepimiz zaman zaman ben bu devrin insanı değilim, keşke şu zamanda yaşasaydım demiyor muyuz?” demişti. Nedense o zaman ben ‘Alacakaranlık’ın heyecanıyla Robert Pattinson hakkında sorular sormuştum, Ricci de rol arkadaşını öve öve bitirememişti. Oysa filmin yıldızı vampir Edward olarak tanıdığımız Robert Pattinson değilmiş. Filmi en başından Uma Thurman alıp götürüyor. Daha önce onu hiç görmediğimiz kadar güzel ve seksi. Christina Ricci ve Kristin Scott Thomas da çok başarılı. Filmdeki kadınlar da kostümler de müthiş. Bu 3 güçlü kadın oyuncunun yanında Robert Pattinson zayıf kalıyor. Bazı film eleştirmenleri bu filmle Pattinson’ı yerden yere vurmuş. “O kadar da değil” demek istiyorum.
Guy de Maupassant’ın yazdığı hikaye 19’uncu yüzyılın sonunda Paris’te geçiyor. Filmde yoksulluktan gelen bir adamın yükselmek için nasıl her şeyi yapabildiğini, yükseldikçe de gözünün doymadığını ve daha da çok şey istediğini görüyoruz. Yükselmek için doğru bağlantılar gerektiği, bir erkeği ikna etmek için önce karısını tavlamak gerektiği, kadınların kocalarını daha kolay ikna edebildikleri, seksin gücü ve gazetecilerle politikacıların ilişkileri anlatılıyor. Sonuç, zaman geçiyor, ama aslında değişen bir şey yok.
Milliyet
Hem kadınların, hem de erkeklerin birlikte keyifle izleyebileceği film sayısı giderek azalıyor. Erkekler aksiyon filmleriyle, kadınlar romantik komedilerle kafa dağıtıyor. ‘Bel Ami’, son zamanlarda izlediğim en herkese hitap edebilecek film.
‘Pan Am’ dizisinin setinde ilk Christina Ricci’den dinlemiştim ‘Bel Ami’yi. Ricci, dönem filmlerinin,dizilerinin her zaman çok ilgi çektiğini anlatmıştı.”Hepimiz zaman zaman ben bu devrin insanı değilim, keşke şu zamanda yaşasaydım demiyor muyuz?” demişti. Nedense o zaman ben ‘Alacakaranlık’ın heyecanıyla Robert Pattinson hakkında sorular sormuştum, Ricci de rol arkadaşını öve öve bitirememişti. Oysa filmin yıldızı vampir Edward olarak tanıdığımız Robert Pattinson değilmiş. Filmi en başından Uma Thurman alıp götürüyor. Daha önce onu hiç görmediğimiz kadar güzel ve seksi. Christina Ricci ve Kristin Scott Thomas da çok başarılı. Filmdeki kadınlar da kostümler de müthiş. Bu 3 güçlü kadın oyuncunun yanında Robert Pattinson zayıf kalıyor. Bazı film eleştirmenleri bu filmle Pattinson’ı yerden yere vurmuş. “O kadar da değil” demek istiyorum.
Guy de Maupassant’ın yazdığı hikaye 19’uncu yüzyılın sonunda Paris’te geçiyor. Filmde yoksulluktan gelen bir adamın yükselmek için nasıl her şeyi yapabildiğini, yükseldikçe de gözünün doymadığını ve daha da çok şey istediğini görüyoruz. Yükselmek için doğru bağlantılar gerektiği, bir erkeği ikna etmek için önce karısını tavlamak gerektiği, kadınların kocalarını daha kolay ikna edebildikleri, seksin gücü ve gazetecilerle politikacıların ilişkileri anlatılıyor. Sonuç, zaman geçiyor, ama aslında değişen bir şey yok.
Milliyet
Etiketler:
2012,
aşkım benim,
bel ami,
eleştiriler,
uma thurman
23 Mart 2012 Cuma
Arka Pencere: Aşkım Benim (Film Eleştirisi)
19. yüzyıl sonları, Paris. Bir yanda diz boyu yoksulluk hüküm
sürerken, bir yanda toplumun üst sınıfları 'Belle Epogue'un tadını çıkarıyor.
Avrupa emperyalizminin yayıldığı,
Afrika'yı sömürgeleştirmek için ülkeler arası rekabetin büyüdüğü dönemler
aynı zamanda. Fransa, Cezayir'den sonra Kuzey Afrika'ya hâkim olabilmek için
Fas'a göz dikiyor. Tüm bu kirli politikanın üzerinden para kazanan, siyasi
ortamı manipüle edebilen medya patronlarıyla politikacıların ilişkileri
"Aşkım Benim"in işlediği yan temalardan biri. Demek ki dünya düzeni
epeydir değişmiyor.
Kahramanımız Georges Duroy, kelimenin gerçek anlamıyla meteliğe kurşun
atan eski bir asker. Paris'te tutunmaya çalışıyor. Hırslı ve gözü yüksekte,
üstelik artık kaybedecek hiçbir şeyi yok. Bazen insanların şansı en ihtiyaçları
olduğunda dönüverir. Cebindeki son parayla bira içerken Georges'un da kaderi
değişiyor. Kuzey Afrika'daki askerliği sırasında tanıdığı Forestier (Philip
Glenister), ona çalıştığı gazetede iş veriyor. Basit bir köylü ailesinin çocuğu
olan Georges'un makale yazma gibi bir deneyimi olmadığı için, Forestier'in eşi
Madeleine (Uma Thurman) onun adına yazıyor. Üstelik Georges'un Paris'te
tutunabilmesini sağlayacak altın öğütleri de veriyor: Sınıf atlayabilmek için
iktidar sahibi erkeklerin eşleriyle iyi geçinebilmesinin her şeyi
değiştirebileceği gibi.
Bu değerli tüyolar Georges'a rehber oluyor. Zaten yakışıklı ve
kadınların yüreğini hoplatan ettiren, bir bakışıyla peşinden sürükleyebilecek
bir 'charming'e de sahip olan genç adam ilk olarak Clotilde de Marelle
(Christina Ricci) ile aşk yaşamaya başlıyor. Sonra Forestier ölünce eşi
Madeleine ile evleniyor. Ardından çalıştığı gazetenin sahibi Rousette'nin (Colm
Meaney) karısı Virginie'yi (Kristin Scott Thomas) tamamen intikam duygularıyla
dolu olarak baştan çıkarıyor.
Georges eski hayatına geri dönmemek için gerçekten de gözü kara
davranıyor. Aslında ait olmadığı ve asla olamayacağı elitlerin dünyasını terk
etmeye niyeti yok. Döneminin en akıllı ve entelektüel kadınların biriyle evli
olması egosunu ezse de dipsiz cehaletinin verdiği cesaret ve kurnazlıkla yerini
sağlamlaştırıyor. Georges, hikâyesini mutlu sona bağlamakta geç kalmıyor:
Virginie'nin kızıyla evlenip milyonluk bir mirası garantiliyor. Kendisi de evli
olan Clotilde'in onu her koşulda sevip bekleyeceğini de biliyor.
Guy de Maupassant'ın romanından uyarlanan "Aşkım Benim"in
ilk yarısında olaylar çok hızlı akıyor. Bu da filmi yüzeyselleştiriyor, adeta
okul müsameresi basitliğine indiriyor. Ama ikinci yarıda bu durum değişiyor.
Bunun sebebi iki yönetmenin farklı tarzları olabilir belki.
Oyunculuklara gelince... Filmin parlayan yıldızları açık farkla
Kristin Scott Thomas ve Christina Ricci kesinlikle. Özellikle Kristin Scott
Thomas'ın Georges'u içten içe beğenişi, baştan çıkmamak için ettiği mücadele
(üstelik kilisedeyken!) ve aşka kendini bırakmasıyla geçirdiği değişimi
aktarmadaki usta oyunculuğunu kaçırmamak gerek. Christina Ricci ise Georges'u
olduğu gibi, koşulsuzca seven tek aşığı Clotilde rolünde Thomas ile yarışıyor adeta.
Uma Thurman ise özellikle filmin en başlarında ikna edici bir Madeleine
olamıyor. Oysa belli ki Maupassant, döneminin çok ilerisi bir kadın karakteri
ortaya çıkarmış. Filmin en çarpıcı karakterlerinin başında Madeleine geliyor.
Ama Thurman bunun farkında değilmiş gibi canlandırıyor rolünü. Robert Pattinson
ise "Alacakaranlık" (Twilight) serisinin buzdan ifadeli vampiri
Edward Cullen rolünden çıkamadığı hissediliyor.
Maupassant'ın eserinin daha önce de
sinema uyarlamaları olmuş. Bu son uyarlamanın romanın malzemesini hakkıyla
perdeye yansıtmadığı bir gerçek. Belki başka bir senaryo, başka bir yönetmen ve
oyuncu kadrosuyla çok daha parlak ve çarpıcı bir uyarlama izleme şansımız
olabilirdi.
Dergiden resimler;
Arka Pencere
21 Mart 2012 Çarşamba
Sinema Kulübü'nden 'Bel Ami' Film Eleştirisi
Yönetmen: Declan Donnellan, Nick Ormerod
Oyuncular: Ceri Jerome, Christina Ricci, Colm Meaney, Holliday Grainger, James Lance, Kristin Scott Thomas, Natalia Tena, Philip Glenister, Pip Torrens, Robert Pattinson, Uma Thurman
Tür: Dram
Yorumumuz: 2 / 5 - Ortanın Altı
Eleştirmen: Zeynep Kırcalı
Bulunduğunuz yerden memnun değilseniz ve yükselmek istiyorsanız, en tepeye giden yolu tırmanırken illa birilerini de aşağı itmeniz gerekir.
19. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük ustalarından biri olan Guy de Maupassant’ın 1885 tarihli romanından uyarlanan Bel Ami, o zamanın ya da yazarın anlattığı atmosferi ve durumu ortaya koyabiliyor. Ama bunun ilerisine gitmek için gerçekten filme büyük bir güçle tutunmanız gerekiyor.
Twilight (Alacakaranlık) serisiyle Robert Pattinson (ya da Edward mı demeliydim?) son yıllarda genç kızların sevgilisi oldu ve dünya çapında milyonlarca hayran kazandı. Bu filmde kendisini dibe vurmuş, beş parasız asker Georges Duroy olarak izliyoruz. Tesadüfi bir şekilde eline geçen şansla yükseliyor; ama yanındaki insanların çoğunu da dibe çekiyor. Dış görünüşünü hedeflediği amaçları için kullanıyor ve kendinden yaşça büyük hanımefendileri “mutlu” ediyor. Tabii sonunda insanlıktan çıkıyor, adeta bir canavara dönüşüyor bu adam…
Oyuncular: Ceri Jerome, Christina Ricci, Colm Meaney, Holliday Grainger, James Lance, Kristin Scott Thomas, Natalia Tena, Philip Glenister, Pip Torrens, Robert Pattinson, Uma Thurman
Tür: Dram
Yorumumuz: 2 / 5 - Ortanın Altı
Eleştirmen: Zeynep Kırcalı
Bulunduğunuz yerden memnun değilseniz ve yükselmek istiyorsanız, en tepeye giden yolu tırmanırken illa birilerini de aşağı itmeniz gerekir.
19. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük ustalarından biri olan Guy de Maupassant’ın 1885 tarihli romanından uyarlanan Bel Ami, o zamanın ya da yazarın anlattığı atmosferi ve durumu ortaya koyabiliyor. Ama bunun ilerisine gitmek için gerçekten filme büyük bir güçle tutunmanız gerekiyor.
Twilight (Alacakaranlık) serisiyle Robert Pattinson (ya da Edward mı demeliydim?) son yıllarda genç kızların sevgilisi oldu ve dünya çapında milyonlarca hayran kazandı. Bu filmde kendisini dibe vurmuş, beş parasız asker Georges Duroy olarak izliyoruz. Tesadüfi bir şekilde eline geçen şansla yükseliyor; ama yanındaki insanların çoğunu da dibe çekiyor. Dış görünüşünü hedeflediği amaçları için kullanıyor ve kendinden yaşça büyük hanımefendileri “mutlu” ediyor. Tabii sonunda insanlıktan çıkıyor, adeta bir canavara dönüşüyor bu adam…
16 Mart 2012 Cuma
'Bel Ami' İle İlgili Film Eleştirileri
Yükselmek, ahlaksızlığa uyumla mümkündür!
19.yüzyıl sonlarındaki Paris'te, yakışıklı, çekici, akıllı bir genç adam: Georges Duroy, Cezayir'de savaşıp köyüne değil, ait olduğu sömürge devleti Fransa'nın yüreğine gelmiştir. Koyu yoksulluktan kurtulup yükselmenin, güçlü erkeklerin karılarının yataklarından geçtiğini keşfetmesiyle birlikte de hırsını ve açgözlülüğünü maskelemeye çalışarak ahlaksızca basamakları tırmanmaya başlayacaktır. Ama dikkat; gazete sahipleri ve yazarlarının hükümetler devirip kurarak 'yayılmacı politikaları' bürolarından yönettikleri bir düzende, aslında en ahlaklı Georges olmasın sakın?
İngiliz tiyatro sanatçıları (yönetmen, yazar, tasarımcı...)Declan Donnellan ve Nick Ormerod, bu ilk uzun metraj filmlerinde, tutkuların belirlediği bu 'sınıf atlama' hikâyesini, tam da eserin yazarı Guy de Maupassant'ın etkilendiği akımlar olan realizm ve natüralizme sadık kalarak aktarmışlar.
Maupassant, bireyin toplumla ilişkisi ile uyumunu, doğal ve nesnel bir bakış açısıyla inceler. Dram, bu gerçekçilik ve doğalcılık üzerinde yükselir. Romantizmden bir dönüştür bu ve Maupassant'ın dinin aldatıcı etkisine karşı geliştirdiği olumsuz görüşlerinin de izlerini taşır. Çünkü ölümden sonra toprakta çürümekteyizdir sadece; çünkü ikiyüzlü ahlakın baş müsebbiplerinden cinsel arzular sınır tanımaz (Georges, patronunun karısı, daha sonra 'kara sevda'nın içine düşecek olgun Virginie'yi kilisede baştan çıkarır).
Georges zengin olmaya giden yolda cinsel cazibesinin tüm numaralarını kullanırken, aşağılanmaya ve ait olduğu alt sınıfın 'kafasına vurulmasına' razı olacak (bir süreliğine evlendiği dul akıl hocası Madeleine tarafından bir sahnede 'becerilir' mesela ), 'birini sevme' duygusunu da hep diplere itecektir (belki, başka bir evli aşığı Clotilde ile mutlu olabilirdi). Çünkü gerçek dünyada güçlüler ve ezilenler vardır; yükselmek için de güç oyunlarını acımasızca oynamak gerektir.
Robert Pattinson: "Alacakaranlık" (Twilight) serisinin 'soğuk' vampiri Edward Cullen karakterinin altında ezilmeyecek denli iyi bir oyuncu olduğunu, zaten, bundan önceki,"Beni Unutma"da (Remember Me)olduğu gibi farklı performanslarla ispat etti. Burada ise çok zor ve ince ayrımlar gerektiren rolünün altından kalkıp, bir tür anti-kahraman olmanın ruhsal gelgitlerini ve fiziksel cazibesini inandırıcı kılıyor. Birlikte oynadığı oyuncuların altında kalmadığı gibi, rolünün de avantajıyla sahneleri ele geçirmesini biliyor. Tabii, Uma Thurman, Christina Ricci ve Kristin Scott Thomas'ın da haklarını teslim ederek, Georges Duroy'un amacına giden yoldaki kadınları mükemmel canlandırmaları sonucu bu erkek karakterin belleklerde kalıcı bir sağlamlığa ulaştığını belirtmek gerek.
"Bel Ami" ya da "iyi arkadaş", şüphe yok ki, geçtiği dönemle sınırlı olmayan bir öykü. Gerçek ya da kurmaca, sinemanın geçmişe bakarken bugünle kurduğu köprü önemli ve film bunu sağlarken seyirciye de geniş yorum / tartışma olanakları sunuyor.
7.5/10
Ali Ulvi Uyanık | PopülerSinema
19.yüzyıl sonlarındaki Paris'te, yakışıklı, çekici, akıllı bir genç adam: Georges Duroy, Cezayir'de savaşıp köyüne değil, ait olduğu sömürge devleti Fransa'nın yüreğine gelmiştir. Koyu yoksulluktan kurtulup yükselmenin, güçlü erkeklerin karılarının yataklarından geçtiğini keşfetmesiyle birlikte de hırsını ve açgözlülüğünü maskelemeye çalışarak ahlaksızca basamakları tırmanmaya başlayacaktır. Ama dikkat; gazete sahipleri ve yazarlarının hükümetler devirip kurarak 'yayılmacı politikaları' bürolarından yönettikleri bir düzende, aslında en ahlaklı Georges olmasın sakın?
İngiliz tiyatro sanatçıları (yönetmen, yazar, tasarımcı...)Declan Donnellan ve Nick Ormerod, bu ilk uzun metraj filmlerinde, tutkuların belirlediği bu 'sınıf atlama' hikâyesini, tam da eserin yazarı Guy de Maupassant'ın etkilendiği akımlar olan realizm ve natüralizme sadık kalarak aktarmışlar.
Maupassant, bireyin toplumla ilişkisi ile uyumunu, doğal ve nesnel bir bakış açısıyla inceler. Dram, bu gerçekçilik ve doğalcılık üzerinde yükselir. Romantizmden bir dönüştür bu ve Maupassant'ın dinin aldatıcı etkisine karşı geliştirdiği olumsuz görüşlerinin de izlerini taşır. Çünkü ölümden sonra toprakta çürümekteyizdir sadece; çünkü ikiyüzlü ahlakın baş müsebbiplerinden cinsel arzular sınır tanımaz (Georges, patronunun karısı, daha sonra 'kara sevda'nın içine düşecek olgun Virginie'yi kilisede baştan çıkarır).
Georges zengin olmaya giden yolda cinsel cazibesinin tüm numaralarını kullanırken, aşağılanmaya ve ait olduğu alt sınıfın 'kafasına vurulmasına' razı olacak (bir süreliğine evlendiği dul akıl hocası Madeleine tarafından bir sahnede 'becerilir' mesela ), 'birini sevme' duygusunu da hep diplere itecektir (belki, başka bir evli aşığı Clotilde ile mutlu olabilirdi). Çünkü gerçek dünyada güçlüler ve ezilenler vardır; yükselmek için de güç oyunlarını acımasızca oynamak gerektir.
Robert Pattinson: "Alacakaranlık" (Twilight) serisinin 'soğuk' vampiri Edward Cullen karakterinin altında ezilmeyecek denli iyi bir oyuncu olduğunu, zaten, bundan önceki,"Beni Unutma"da (Remember Me)olduğu gibi farklı performanslarla ispat etti. Burada ise çok zor ve ince ayrımlar gerektiren rolünün altından kalkıp, bir tür anti-kahraman olmanın ruhsal gelgitlerini ve fiziksel cazibesini inandırıcı kılıyor. Birlikte oynadığı oyuncuların altında kalmadığı gibi, rolünün de avantajıyla sahneleri ele geçirmesini biliyor. Tabii, Uma Thurman, Christina Ricci ve Kristin Scott Thomas'ın da haklarını teslim ederek, Georges Duroy'un amacına giden yoldaki kadınları mükemmel canlandırmaları sonucu bu erkek karakterin belleklerde kalıcı bir sağlamlığa ulaştığını belirtmek gerek.
"Bel Ami" ya da "iyi arkadaş", şüphe yok ki, geçtiği dönemle sınırlı olmayan bir öykü. Gerçek ya da kurmaca, sinemanın geçmişe bakarken bugünle kurduğu köprü önemli ve film bunu sağlarken seyirciye de geniş yorum / tartışma olanakları sunuyor.
7.5/10
Ali Ulvi Uyanık | PopülerSinema
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






